Prof. Dr. Nimet YILDIRIM :

Iran mədəniyətində Atəş

Eski İran halklarının inanışlarına göre ateş, ilk olarak Hûşeng tarafından bulunmuştur. Şâhnâme’nin rivayetine göre; Hûşeng bir gün ava çıkmış, yolda bir yılanla karşılaşmış, bu yaratığı o güne kadar tanımamış olduğundan dolayı öldürmek istemiş ve bir taş alarak ona doğru fırlatmıştır.

  1. 4 ay, 4 həftə əvvəl
  2. 0
İran mədəniyyət də Atəş
Badkubeh -

Prof. Dr. Nimet YILDIRIM

 “Âteş” sözcüğü, Avestâ’da; “ātar”, “ātarš” ve “ātarsh”; Pehlevice’de; “ātūr, ātār, ātaxš, ātāsh”; yeni Farsça’da: “âzer/âder”, değişik bazı lehçelerde; “âdîş”, “âtîş” ve “teş” şekillerinde kullanılır.  Bu kelimenin kökeni, Sanskritçe’de “alev” anlamını veren “Agni” adındaki ateş tanrısının sıfatı “ādrī” sözcüğüdür. Ateşin ortaya çıkarılması insanoğlunun hayatında en önemli buluşlardan biridir. Özellikle de soğuk iklimlerde ateşin önemi oldukça büyüktür.  İki taşın ya da taş ile demirin birbirlerine şiddetle sürtünmelerinden ortaya çıktığına ve bu yüzden taşın ya da demirin içerisinde yer aldığına inanılan ateş, Zerdüşt inanışı gereği kutsanmaktadır. Özellikle Zerdüşt inanırı kızlar, âteşkedelerde hizmette bulunmayı ibadet sayarlar.  

“Ātūr” ve “Âzer” adlarıyla da bilinen ateş, Mazdeizm’de büyük tanrılardan birinin adıdır. Aydınlık ve ateş, Ahura Mazda’nın insanlar tarafından görülebilen somut sembollerinden sayılır. Avestâ’da yerküreden sorumlu “Spendârmûz” adlı meleğin Ahura Mazda’nın kızı olarak kabul edilmesi gibi, Âzer Îzed de, genellikle Ahura Mazda’nın oğlu diye bilinir. Buradaki Ahura Mazda ilgisi bu iki tanrının büyüklüklerini göstermektir.  Âzer, Spend Mînû tarafından ele geçirilmesi çok güç olan “Ferr”in elde edilmesi amacıyla Ehrimen ile mücadeleyle görevlendirilen meleğin adıdır.

“Şimdi Âzeri, Ahura Mazda’nın oğlunu övüyorum. Âzer soyluları övüyorum.” Avestâ/Vispered, Kerde:16, Bend:1.

Ahura Mazda, Zerdüşt ile konuşurken beş şeyi diğer bütün varlıklardan daha güzel ve daha üstün yarattığını, bunlardan birisinin de ateş olduğunu söyler. Yine Mînû-yi Hired’te: bilge kişinin kime daha çok önem verilmesi gerektiği sorusuna verilen cevapta ateşten söz edilir. Bundehişn’de de: Allah’ın yarattığı yedinci şeyin ateş olduğu ve onun ışığını sonsuz aydınlık sahibi Ahura Mazda’dan aldığı ifade edilir. Şâhnâme’de ateş tanrısal aydınlık olarak nitelenir.  

Tanrısal bir aydınlıktır bu,

Akıllıysan eğer tapılmalı buna.

Firdevsî

Hintlilerin Rig Veda’larıyla, İranlıların Avestâ’larında dinî önderlere ait bir unvan olan “āthravan”, Pehlevice’de “Aturbān”, yeni Farsça’da “Âzerbân” olarak geçer. Âzerbân: “ateşi korumak için gö-revlendirilen kişi” anlamındadır. Eski Roma’da “Vestalis” adı verilen; bilgin, soylu bir aileden gelen iffetli bir kızın “Vesta” adlı tapınaklarda ateşi koruması ve sürekli yanmasını sağlaması için görevlendirilmesi gibi.  

Eski İran’da esas olarak ateşe üç anlam veriliyor veya bu yüklenen anlamlarda ateş kutsanıyordu. Ateşin başlangıcı olarak “ev ateşi” yani “ocak ateşi” kabul ediliyordu. İkincisi, devamlı yanan ve kötülükleri uzaklaştıran “kurbat ateşi” adındaki ateştir. Üçüncüsü ise halk topluluklarınca meydanlarda yakılan ve etrafında eğlenilen ateş. Aynı zamanda ateş, suç ve günah işlemiş oldukları iddia edilen kişinin, ateşin içinden yürüyerek yanmadan geçmesi durumunda kendini temize çıkarması, günahını affettirmesi, suçsuz ve günahsız olduğunu ispatlaması geleneği bakımından da önemlidir.

Âteş, mecâzî olarak: “hazmetme”, “iştah yetisi” anlamlarında kullanıldığı gibi “güneş, şimşek, kırmızı şarap, sevgilinin kırmızı dudağı, şeytan, şecaatli kişi ve aşık” anlamlarını da ifade eder.  

Çeşitli dinlerde kutsallaştırılan, mânevî temizlenme veya ceza unsuru olarak kabul edilen, sembolik anlatımlar için kullanılan bir kavram olan, en eski dönemlerden beri dört temel unsur olarak bilinen “su”, “rüzgar”, “toprak” ve “ateş” grubundan biri olan ateşin kaynağı hakkında pek çok “efsane/mitos” ortaya atılmıştır. Birbirinden oldukça farklı bu efsane¬lere göre ateş, kahraman bir kimse ta¬rafından yeryüzüne getirilmiştir. Ateşi insanlara veren tanrılardır. Yahut insan¬lar onu tanrılardan çalmışlardır. Ateş; tanrı, tanrıça yahut da tanrının gücünün simgesidir. Bütün bu efsanelerde ortak nokta, ateşte insanüstü bir mahiyet ve özellik görül¬mesidir. Ateşin kıvılcımı, közü, dumanı, rengi, yanarken çıkardığı ses, türlü ef¬sanevî anlatımlara neden olmuş, bu nitelik¬leriyle ateş, falcılık ve büyücü¬lük için bir araç olarak da kullanılmıştır.  

Çok eski çağlardan beri dikkatleri çeken ateş, Brahmanizm ve Mazdeizm gibi Âryâ dinlerinde, Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslâm gibi Sâmî dinlerinde, hatta putperest inancını esas alan Afrika dinlerinde de özgün önemiyle bilinmektedir. Bütün yararlı nesneler ve varlıklar gibi ateş de, Mazdeist dünyada övülmüş, özellikle eski İranlılar ve Zerdüşt inanışı bağlılarınca son derece önemsenen, kutsanan ögeler arasında yer almıştır. Yine çok eski çağlardan bu yana ateş, Hint-Avrupa milletlerince kutsanmış, özellikle Hintliler ve İranlılar tarafından aşkın bir ilgiyle karşılanmıştır. Mazdeist inanışta Ahura Mazda’nın yarattığı her şey övülmeğe, kutsanmaya ve saygıya yaraşır. İranlıların ateşe ilgisi de bu gerekçeyle aşırı boyutlara varmış, ateş tanrının bir vergisi, alevi de, tanrısal bir ışık ve aydınlatıcı kılavuz, tapınaklardaki alevler yükselten ateşlikler ise mihraplar olarak kabul edilir.  

Tevrat’ta da yer alan birçok rivayette; gök kubbenin altındaki suların kurumasından sonra yeryüzünün yaratıldığı, Rig Veda gibi eski dünyanın kutsal metinlerinde de; ateşin, iki taş arasından çıktığı akta-rılır.

Sen verirsin ve sen çıkartırsın taşın kalbinden,

Yakut renkli ateşi ve ateş renkli yakutu.

Nizâmî-yi Gencevî

Eski İran halklarının inanışlarına göre ateş, ilk olarak Hûşeng tarafından bulunmuştur. Şâhnâme’nin rivayetine göre; Hûşeng bir gün ava çıkmış, yolda bir yılanla karşılaşmış, bu yaratığı o güne kadar tanımamış olduğundan dolayı öldürmek istemiş ve bir taş alarak ona doğru fırlatmıştır. Ancak yılan ölmemiş, o atılan taştan kıvılcımlar ve ateş meydana gelmiştir. Hûşeng, bu ilahî aydınlığa şükretmek amacıyla o günü bayram olarak ilan etmiş ve ondan sonra o gün ve gecesi, İran geleneklerinde törenlerle kutlanan bir bayram olarak yerini almıştır. “Sede” olarak adlandırılan o gün ve gecenin her yıldönümünde ateş yakılmaya başlanmıştır.  Bazı rivayetlerde de; ateşin bulunması, bitkilerin ortaya çıkmasıyla ilişkilendirilir. Bitkiler ve ateş arasındaki bu yakın ilgi Hint ve İran kavimlerinin genellikle iki ağaç parçasını birbirine sürterek ateş elde etmelerinden kaynaklanmaktadır.  

Ölmedi yılan, ancak gizeminden,

Ateş ortaya çıktı o taştan yine.

Firdevsî 


Birçok milletin inanç sisteminde yer alan ateş ilahı ve kültü en geniş olarak Hindistan’da ve İran’da görülmüş, ateş’e en yoğun ve zengin anlamlar da yine bu coğrafyalarda yüklenmiştir. Ateşin ilahî bir güç olarak somutlaştırılmasının en belirgin örneği Hindistan’daki ateş ilâhı Agni’dir . Hin¬distan’da bütün ateşler Agni’ye bağlıdır. Hintlilere göre Agni, önceleri ocak ateşiyle ilgili görülürken daha sonra kurban ateşi de ona bağlanmış, böylece in¬sanlarla tanrılar arasında aracı olan, kehanette bulunan, tanrılara insanların kurbanlarını sunan kutsal bir varlık olarak kabul edilmiştir. Vedalar devrinde kurban ateşinin büyüye karşı koruyucu olduğuna inanılıyordu. Vedalar sonra¬sı Brahmanizm aşamasında ise ateş ile insanın ölüm döşeğindeki solu¬ğu arasında ilgi kuruldu ve böylece kı¬vılcım ile ateş arasındaki ilişkiden ha¬reketle insan ruhuyla Brahman’ın ruhu arasında da bir ilgi bulunduğu, hatta bunların eşdeğer olduğu sonucu¬na varıldı. Hinduizm’de güneşin uzun zaman gizli kaldığına ve ilk defa Agni doğduğunda göründüğüne inanılır. Odun onun gıdasıdır. Günümüzde Brahmanlar tarafından günde üç defa ateşe ku¬rabiye ve tereyağı atılarak Agni’ye su¬nuda bulunulur.  

Ateşin etkisinin en eski devirlerden bu yana devam ettiği bilinen ülkelerden bi¬ri de İran’dır. Zerdüşt, bu çok eski ve ayrıntılı kültü yasaklamış olmasına rağ¬men daha sonra yeniden or¬taya çıktı. Eski Zervânizm ile Zerdüştîli¬ği birleştiren Mecûsilikte de ateş’in önemi büyüktü. Bazı kaynakların, Hz. Peygamber’in doğumu sırasında sön-düğünü yazdıkları ateş, resmî dini Me¬cusilik olan Sasaniler’in sönmeyen ateşidir. İran’ın ateş ilâhı Atar, Hindistan’daki Agni’ye benzer. İran’da Mitraizm devrin¬de bile “güneşperestlik” ve “ateşperestlik” vardı; Atar, sonsuz ilahî ışığın dünyevî şekli olarak görülen ateşi temsil ediyor¬du. Temizleyici sayılan ateş Ahura Maz¬da’nın oğlu olup Zerdüşt ondan meyda¬na gelmiştir. Eski İran’da, içinde kutsal ateşin yandığı “âteşkede” adı verilen tapınak¬lar vardı. Daha sonra birçok ülkeye ya¬yılan bu âteşkedelerin, birkaç basamak¬la çıkılan ve ortasında gün ışığı sızma¬yan bir ateşliği bulunuyordu. Buradaki görevli rahipler ateşin sönmemesine dik¬kat ederlerdi. Âteşkedelerden evlere alınan ateş de artık söndürül-mezdi.  

Medler çağından kalma, bir dağ eteğinde kayalıklar üzerine kazılmış MÖ. VII. yüzyıla ait bir mezar üzerinde ateşin karşısında oturmuş bir İranlı resmi işlenmiştir. Ahâmenişler’den kalma üç âteşkede olduğu ifade edilir. Bunlardan biri Kûrûş’un emriyle Pâsârgâd’ta, diğeri Nakş-i Rustem’de, Dâryûş’un kendi emriyle kabrinin cephesinde, üçüncüsü de II. Erdeşîr döneminde Şûş’ta yapılmış olan âteşkededir. Ahâmenişler dönemine ait kabirlerin hemen hepsinde kabartma resimlerde kral içerisinde kutsal ateşin yandığı kurban adama yerlerinin karşısında tasvir edilmektedir. Sasaniler döneminde “âteşkede” ve “âteşdân” millî bir simge olarak bu hanedan krallarının bastırdıkları paralar üzerinde de yer almıştır. Eski İranlıların bireysel ve toplumsal hayatlarında da ateşin ahlak ve eğitim üzerindeki etkileri hayatın hemen her alanını kuşatacak kadar güçlüdür. İranlıların ateşi böylesine kutsamalarının izleri ya da etkileri İslâm sonrası dönemde de süregelmiş, günümüzde özellikle de birtakım geleneksel özel günler, bayramlar ve törenlerde belli düzeylerde devam etmektedir.  

Zerdüşt zamanında yüce bir varlık ola¬rak kabul edilen Ahura Mazda’nın nuru, sonraları da ateşin ihtiva ettiği yaratıl¬mamış bir ışık olarak düşünüldü, böyle¬ce ateş kültü gelişti. Zerdüşt’ün getir¬diği dinin ahiret inancına göre; muhake¬me sonucunda kötülerin ateş ve erimiş madenle cezalandırılacaklarına inanılır¬dı. Ateş, kötülüğü temizleyecek ve şey¬tanla bütünleşenlerin dışındakiler, Ahu¬ra Mazda’nın ülkesine gireceklerdi. Zer¬düşt’ten sonra rahipler, temizlik ide¬alini ateşle sembolleştirdiler. Avestâ’da bu rahipler “ateş yakan” şeklinde nite-lendirilir. Sasaniler devrinde hükümda¬rın sarayında millî birliğin sembolü ola¬rak kutsal ateş yakma geleneği vardı.  

Fars edebiyatında Zerdüşt ve inanırlarının, ateşi kutsaması ve ona saygı duymasından çokça söz edilir. Bu yüzden Fars edebiyatında “Zerdüşt’ün ateşi” bir deyim halini almış, aydınlık ve ışığıyla âteşkedelerin ateşine benzetilmiştir. Zerdüşt’ün ateşe verdiği önem ateş’in yakıldığı âteşkedelerin de son derece önemsenmesi sonucunu doğurmuş, birçok yazar ve şairin eserlerinde Müslüman İranlıların âteşkedeleri; “Zerdüşt’ün Ka’besi”, ateşi de; “Zerdüşt’ün kıblesi” olarak nitelemelerine neden olmuştur.  

Daha önce de belirtildiği gibi, Avestâ’da ateş, Ahura Mazda’nın oğlu ve Sipendârmuz ya da yeryüzü ise onun kızı olarak kabul edilir. Âzer, Mazdeist inanışta tanrılardan biridir. Bu önemli öge, insanoğlunun dostu, kardeşi ve en yakın akrabası gibidir. Zararlı yaratıkları ondan uzaklaştırır ve yırtıcı hayvanları geceleyin insanların bulundukları yerlere yaklaşmaktan alı koyar. Aynı zamanda ateş, insan ve tanrılar arasında mesaj götürüp getiren bir ulak görevini de yapmakta, bu özelliğinden dolayı da ayrıca saygınlık kazanmaktadır. Bu yüzden ateş İran’da tanrılık göstergesi, alevi de tanrının ışığı ve gücü kabul edilir. Odun ve güzel kokularla yakılan âteşkedelerdeki ateşler hiç sönmeyen kutsal ateşler özel bir saygınlığa sahiptirler.  .

Bir hafta tanrının huzurunda idiler;

Sanma ki ateşe tapar idiler,

Ateş, o zamanlar mihrap idi,

Tapanların gözü, dolu dolu yaş idi.

Firdevsî

Ateşin İran toplumlarında kutsanmasının gerekçelerinden biri de, onun su gibi hayatın zorunlu gereklerinden biri olması, bu yüzden su gibi onun da bir şekilde bütün canlıların varlıklarını borçlu oldukları nesne olarak bilinmesiydi. Zerdüşt’ün, beraberinde hiç sönmeyen bir ateşi vardı.  Avestâ’da beş tür ateşten söz edilir ve her birine tek tek selam gönderilir: Birinci ateş, “Âteş-i Behrâm” adıyla bilinen ve âteşkedelerde bulunan büyük ateştir. İkinci ateş, canlıların bedenlerinde yer alır. Üçüncü ateş, bitkilerde ve odunlarda bulunur. Dördüncü ateş, bulutlarda yer alır, yıldırımlar ve şimşekler ya da Teşter’in gürzünden sıçrayan ateştir. Beşinci ateş, sonsuz varlığı bulunan arşta ve Ahura Mazda’nın karşısındadır.  

Ateş, bütün yaratıkların yapısında mevcut bir nesne olarak insan hayatının temel unsurlarından biri, yaratıkların iç dünyalarında sıcaklığın kaynağıdır. Bedenin asıl kaynağı ve insan faaliyetlerinin hammaddesi olarak manevî bir ateş de bitkiler ve cansız varlıkların iç yapılarında yer alır. Mevlânâ, aşkı ateşe benzetir ve ezelî aşk ateşini her hareketin ve her sesin kaynağı olarak görür:

Aşk ateşidir kamışın içine düşen,  

Kaynamasıdır aşkın, şarabın içine düşen;

Ateştir bu neyin inlemesi, rüzgar değil!

Yok olsun bu ateşi olmayan!

Mevlânâ Celâluddîn

İnsanoğlunun üstün yeteneklerinin temelinde, içerisinde taşıdığı güçlü ateş yer alır. Hafız’ın gücünü de içindeki ateşin büyüklüğü sağlamaktadır:

Meyhane de beni değerli bilirler;

Hiç sönmeyen ateş içimdedir de ondan.

Hâfız-i Şîrâzî    

Gökyüzü kaynaklı ateş, canlıları korumak, yeryüzündeki ateş ise kötülükleri ve pislikleri ortadan kaldırıp temizlemek amacıyla yaratılmıştır. Bu yüzden eski dönemlerde İranlılar; dünyanın sonunda bütün insanların çinko eriyiğinden geçirileceği, iyiler ile kötülerin yapmış oldukları işlerin karşılıklarını görecekleri inancını taşırlar. İran geleneklerindeki “Sede” ve “Çehârşenbe-yi Sûrî” gibi törenlerde ateşin önemi çok büyüktür. İranlıların ateşe bağlılıkları ve ona aşkın bir saygı göstermeleri, bazı çevrelerin İranlıları; ateşe tapan bir millet olarak görmelerine neden olmuştur.  

“Âzer” kelimesi, Farsça’da ateşin diğer bir adı olarak kullanılır. Âryâ dillerinde de ateşin en eski isimlerinden biridir. 62 Yesnâ; ateşin övgüsünü konu almakta, “âteş niyâyiş: yalvarış ateşi” adıyla bilinen ateşe özgü bir namazın varlığı da yine bu Yesnâ’dan öğrenilmektedir. Bazen de Âzer, “ateşin emrinde bulunduğu tanrı” olarak bilinir.  Yılın 9. ayı ve ayın 9. günü, Âzer adlı bu tanrının adıyla “Âzer ayının Âzer günü” olarak adlandırılır. Bu günde “Âzergân” ya da “Âzerceşn” adında törenler düzenlenir. İnsanlar, âteşkedelerde “âzerniyayiş” adıyla bilinen dualarını yaparlar.  

Sâmî kavimlerinde de ateş kutsal bir varlık olarak kabul edilmektedir. Tevrat’ın rivayetlerine göre; Tûr Dağı’nda Allah’ın nuru, ateş görünümünde Musa’ya gösterilmiş ve Yahova ateş alevleriyle Musa ile konuşmuştur. Kur’ân’a göre; ateş yaratıcının emriyle İbrahim için gül bahçesine dönüşmüştür.  Bir rivayete göre de; Musa’nın annesi çocukluğunda onu Firavun’un korkusundan bir tandırda saklamış ve kız kardeşi (Musa’nın teyzesi) tandırda ateş yaktığında, Musa’nın tandırın ortasında oturduğunu, ateşin Musa’nın etrafında kıvrıldığını ama ona hiçbir zarar vermediğini görmüştür.  

Gidince ateşli ağaca doğru Hakkın Kelîm’i,

Kevser suyuyum ben dedi, çıkar ayaklarını da gel.

Mevlânâ Celâluddîn

Gel, bak gül çıkardı, Musa’nın ateşi,

Dinle bak, ağaçtan tevhîd nüktesini.

Hâfız-i Şîrâzî

Kur’ân’da ateş, Allah’ın insanoğluna vermiş olduğu en büyük nimetler arasında sayılmakta, insanın yerkürede yaşaması, hayatını sürdürmesi, medeniyetler kurması ve gelişmeler kaydetmesi ona bağlanmıştır.

“Yeşil ağaçtan sizin için ateş çıkaran O’dur. İşte siz ateşi ondan yakıyorsunuz.” Yâsîn (36), 80.

Kur’ân’da Allah’ın şeytanı ve cinleri ateşten yarattığı, şeytanın da ateşten yaratılmayı bir üstünlük aracı olarak kullanıp kibirlendiği ve bu gerekçeyle Adem’e secde etmekten kaçındığı belirtilir.

 “Cinleri de, daha önce zehirli ateşten yaratmıştık.” Hicr (15), 27. “Allah dedi: “Ey İblîs, iki elimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan neydi? Burnu büyüklük mü ettin, yoksa yücelenlerden mi oldun?” İblîs dedi: “Ben ondan hayırlıyım! Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın.” Sad (38), 75-76.

Târîh-i Bel‘amî’de; şu bilgiler yer alır: Kâbîl, çok yaşlandığında, Şam dağlarında İblîs kendisine şöyle dedi: “Ateş’in Hâbîl’in kurbanını kabul etmesinin sebebi, onun ateşe tapıyor olmasındandır. Sen de ateşe taparsan, senden de hoşlanır, bu felekler ve yeryüzü sana ve çocuklarına kalır.” Bunun üzerine Kâbîl hem kendisi ateşe tapmaya başladı, hem de çocuklarına ateşe tapınmalarını emretti. Böylece Kâbîl ateşe ilk tapan ve ateşhâne yapan ilk kişi olarak tarihe geçmiştir. İblîs de, Adem’e secde etmediğinde kendisinin ateşten yaratıldığını belirterek övünmüştü.  Çünkü o, cinlerden biriydi ve yine Kur’ân’a göre cinler dumansız ateşten yaratılmışlardı.  Fars şiirinde ateş, hem insan hayatındaki önemi ve hem de temel dört ögeden biri olması noktalarından birtakım değerlendirmelere temel oluşturmuştur.  

Tasavvufi terimlerde de aşk; “aşığı yaktığı ve gönül ocağını tutuşturduğu” için ateşe benzetilmektedir. Ateş, “sınav” anlamında da kullanılır. Aşk ateşi, “aşığı öldüren aşk alevleri”dir. Ateş, “aşkın ya da muhabbetin bir simgesi”dir. Aşığı yakar, gönül ocağını fokur fokur kaynatır.

Ateşi aşkının senin, candan daha tatlıdır.

Ateş saçmakta gönül aşkınla, daha tatlıdır.

Ferîduddîn-i Attâr

Aşk ateşidir o, neye düştü.

Kaynamasıdır aşkın o, şaraba düştü.

Mevlânâ Celâluddîn

Bunların yanı sıra ateş şiirde; cehennem, hızlılık, üzüntü, şiddetli sıkıntı, bela, musibet, keskin ve etkili söz, şarap, kor, alev, kahır, hışım, sivrilik, eziyet, zarar verme, yakan aşk, aşk ateşi, aşık  şiddetli duygular, heyecan, kırmızılık anlamlarında da kullanılır.  Klasik ge-leneklerde de yer aldığı gibi günümüzde de İran’da ateşe ve lambaya yemin edilir.  

Ateş kelimesiyle çok sayıda mazmûn oluşturulur, birçok tamlama içerisinde de ateş farklı anlamlarda yer alır: “âteş-i âbdâr: şarap, güzellik”, “âteşdest: maharetli”, “âteşruh/âteşrûy: güzel, sevgili”, “âteşzebânî: hızlılık, sivri dillilik”,  “âteşsıfet: sıcak ve aydın kişi”, “âteşızâr: güzel, kırmızı yüzlü”, “âteşîn ruhsâr: güzel yüzlü, sevgili”, “âteşîn kevser: şarap”…

Eski Mısırlılarda ateş; hem temizleyi¬ci bir araç, hem de ölüm ötesi ceza unsuru idi. Eski Yunan mitolojisine göre Zeus, in¬sanları cezalandırmak için onlardan ate¬şi almış, ancak Prometheus, onu çalıp in¬sanlara geri vermiş ve bu yüzden ateş kahramanı olarak tanınmıştır. Eski Yunanlıların, ateş hakkın¬daki düşünceleriyle eski İran’daki ateş kültü arasında büyük bir benzerlik ol¬duğu dikkat çekmektedir.  Ateş ısıtma ve aydınlatmayı sağlayan ilahî bir nimet, aynı zamanda Allah’ın fiil ve kudretini belgeleyen bir delildir.  Onun yakıcılığı ilahî kudretin mutlak kontro¬lü altındadır. Nitekim Allah’ın emriyle İbrahim’i yakmamıştır.  Şeytanın da içlerin¬den geldiği cin taifesi, “çok kızgın, du-mansız ateş”ten, diğer bir ifadeyle “yalın bir alev”den yaratılmıştır.  

Ateş, aşığın duymuş olduğu aşk ıstırabının ifadesi olur. Aşığın sevgiliye olan hasreti ve içinde yaşadığı ayrılık da, ateş olarak nitelenir. Türkçe’de; “ateş yakmak”, “ateşe yakmak”, “ateşe yanmak” ya da “ateşte yanmak” ifadeleri, hep bu doğrultuda söylenilir ve bu ateşin, başlangıç yeri olarak “göz”, yandığı yer olarak da daima “gönül” unsurları gösterilir. Ateş ile birlikte görülen objelerden biri de mum’dur. Şair; mum’u, “içi yanıyor” diyerek aşığa örnek gösterir. Ateş ile sade¬ce aşığın çekmiş olduğu ıstırap değil, bazı beyitlerde insanların çektiği veya hissettiği herhangi bir ıstırap da kastedilir. Ateşin, bunlardan başka tesadüf edilen en mühim bir diğer yanı da, sevgilinin yanağı için renk itibariyle benzetilen olmasıdır. Bu bakımdan ateş unsuruna, sık sık yanak ifadesi içinde rastlanır. Ateş, ayrıca “dağlamak” işindeki lüzumuyla da şiirde ken¬dini gösterir: Lalenin yüreğindeki dağ, sevgilinin yanağından kaynaklanan ateştendir. Memdûhun kahrı veya hışmı, bu arada renk bakımından da şarap ve sevgilinin dudağı için ateş benzetilen konumundadır. Ateş, nar olduğu kadar nur’dur da. Yani o, hem yakma, hem de aydınlatma özelliğine sahiptir.  

Güneş, bir ateştir. Ateşin en çok tehlike teşkil ettiği unsurlardan biri de harmandır. Davul, dövülmeden önce ateş ile kızdırılır. Kebap ateş ile yapılır. Bir şey yandıktan sonra kararır, kül ve neti¬cede toprak olur. Öd ağacı ateşte yakılır, ney ateş ile delinir, ateş ile birlikte göklere doğru duman yükselir. Kervanın geçtiği yerlerde, onun yakmış olduğu ateşin izleri bulunur. Bütün bunlar dizelerde ateş ile ilgili olarak geçen özelliklerdir. “Anasır-i erba’a: dört ana unsur”dan ateş, cehennemin ana maddesi, dolayısıyla “nar-ı cahîm, ateş-i dûzeh: cehennem ateşi” gibi bileşikler içerisinde de yer alır.  

Halil misin sen ki, her ateş gül gibi olsun sana?!

Kelîm misin sen ki, her deniz geçit versin kolaylıkla sana?!

Mes’ûd-i Sa’d-i Selmân

Sinem üzüntüsüyle sevgilinin, gönül ateşiyle yandı.

Bir ateş vardı bu evde sarayı yaktı.

Hâfız-i Şîrâzî

Zahitlik hırkamı, harabât suyu aldı götürdü.

Akıl evimi, meyhane ateşi silip süpürdü.

Hâfız-i Şîrâzî

Gece karanlık, Eymen Vadisi yolu önümde,

Tûr’un ateşi nerede? Görüşme yeri nerede?

Hâfız-i Şîrâzî

Aç mezarımı da, bak ölümümden sonra,

Duman yükselir kefenimden, içimdeki ateşten.

Hâfız-i Şîrâzî

Söylesene seher yeli, bu aşkın üzüntüsüyle başıma,

Yanık gönlün ve ahın dumanından neler geldi.

Hâfız-i Şîrâzî

Ya Rab! Canımdaki bu ateşi,

Soğut, İbrahim’e soğuttuğun gibi.

Hâfız-i Şîrâzî

Çaksa bir kıvılcım gönlüne, güneşi yakar

Benim ciğerime düşen bu aşk ateşi.

İmâduddîn-i Nesîmî

Kurudu dudağım gönül ateşinden, kalmadı ciğerimde su,

Ey ay yüzlü, fazilet denizinden bir şebnem gerek bana.

İmâduddîn-i Nesîmî

Tûr’a, Musa’nın ateşi geldi.

Gitti karanlığı gecenin, aydınlık geldi.

Hilâlî-yi Çağâtâyî

Onun suyundan alır kırmızılığını gül,

Ateşimizden daha aydınlık, dumanı onun.

Muhammed İkbâl

Geçtiler ateşten temiz canlarıyla,

Korkmazlar ateşten, çünkü temizler.

Hûşeng-i İbtihâc

Âteşdân

İçerisinde ateş yakılan ve hoş koku yayması amacıyla da üzerine üzerlik tohumu serpilen özel bir kap olan âteşdân, Zerdüştîler tarafından “âferîngân” adıyla da bilinmektedir.  

Âteş-i Âderân

Âteş-i Âderân, Hindistan’da bulunan küçük bir tapınakta yakılan ateşin adıdır. Bu ateş her zaman alevli olarak yanmaz. Mûbedler onun hareminde tanrıya dualar ve yakarışlarda bulunurlar. Âteş-i Âderân, dört ateşten elde edilir. Gerçekte bu ateşler mûbedler, ordu mensupları, çiftçiler ve meslek gruplarından oluşan dört sosyal tabakanın sembolü olarak bilinmektedir.  

Âteş-i Behrâm

Âteş-i Behrâm, Pehlevice eserlerde; “Âtehş-i vehrâmân” ya da “Âtehş-i Verherân/Verherâm” şekillerinde geçer. En büyük, en kutsal ateş ve âteşkededir. Âzer-i Behrâm/Âteş-i Behrâm, Sasaniler dönemine ait ünlü yedi âteşkededen biridir. Bazılarına göre özel bir âteşkedenin adı değil, İran’ın çeşitli şehirlerinde bulunan ve işlevini sürdüren âteşkedelerin genel adıdır. Erdeşîr-i Bâbekân Fars Körfezinde bir köy kurdurmuş ve deniz kıyısında Âteş-i Behrâm adı verilen on âteşkede yaptırmıştır. Darmesteter, iki tür âteşkede bulunduğunu bunlardan büyük olanlarına “Âteş-i Behrâm” küçük tapınaklara da “âderân” ya da “âgyârî” adı verildiğini ifade eder. Âteş-i Behrâm ile âgyârîler arasındaki fark temelde ateşin şekli, aslı ve hazırlanış şekillerinde görülmektedir. Âteş-i Behrâm’ın hazırlanışı yaklaşık bir yıl sürer ve on üç ayrı tür ateşten oluşur. Bütün ateşlerin ruhunu oluşturan cevherlerin tamamını kendisinde topladığına inanılır. Günümüzde en önemli Âteş-i Behrâm, Hindistan’ın, Nevsârî bölgesinde yedi yüz yıl önce yapılmış olan âteşkededir.   

Bazı araştırmacılara göre kutsal ateşler üç tanedir. Bunlardan en önemlisi yıldırım ve şimşeklerin ateşlerinin de içlerinde bulunduğu on altı tür ayrı ateşin birleşmesiyle oluşturulan, kutsanan ve övülen Âteş-i Behrâm’dır. Sürekli olarak gecelerde bile yakılan parlak ve yüksek alevleriyle her zaman canlı tutulan bu ateş için çok özel ayinler ve törenler düzenlenir. Günde beş kez güzel ve etkili kokuları bulunan ağaçlar atılıp yakılarak etrafa hoş kokular yayılır. Sadece yetkili mûbedler onun sınırları içerisine girebilir ve özgün dualar okuyarak yakarışta bulunabilirler. Zerdüşt inanırları ve sıradan mûbedler sadece ateşin etrafına çevrelenmiş pencerelerden Âteş-i Behrâm’ı görebilir, oradan ateşe güzel kokulu ağaçlar atabilirler.  

Mezdiyesnâ inanışında en önemli ateş, Âteş-i Behrâm’dır. Eski devirlerden beri kutsanan ve saygı duyulan Âteş-i Behrâm’ın önemi ve saygınlığı, İran kültür ve medeniyetindeki etkisi hakkında Avestâ ve Pehlevice kaleme alınmış metinlerde çok şey söylenmiştir. Yesnâlarda kutsanan ve övülen en önemli ateşler arasında yer alan beş tür ateşin birincisi, gökyüzünde bulunduğuna inanılan Âteş-i Behrâm’dır.  Mînû-yi Hired’teki rivayetlerde; Âteş-i Behrâm’a zarar verenlerin büyük günah işlemiş olacakları belirtilir. Mazdeist inanışta Âteş-i Behrâm, çok özel bir konuma sahiptir. Mazdeistler, onun gölgesinde hayatlarını sürdürürler. Yezd ve Kirmân bölgelerinde de eski devirlerden beri iki ayrı Âteş-i Behrâm bulunduğu, Hindistan’da Zerdüştîlerinin göçlerinden sonra en eski Âteş-i Behrâm’ın; Gocerât bölgesinde IV./X. yüzyılda kurulduğu, daha sonraki devirlerde Zerdüşt dininin yayılmasıyla değişik merkezlerde sekiz tane Âteş-i Behrâm daha yapıldığı belirtilir.  

Âteş-i Behrâm Niyâyiş

“Niyâyiş” Pehlevî dilinde “dua”, “övgü”, “selam” anlamlarını ifade eder. Âteş-i Behrâm Niyâyiş, Avestâ’nın Horde Avestâ bölümündeki beş niyâyiş’ten beşincisinin adıdır. Âteş-i Behrâm Niyâyiş, “20 bend”ten oluşur. Bu dua, yirmi dört saat içerisinde beş kez ve aynı zamanda her ayın “Âzerrûz” olarak bilinen 10. günü mûbedler tarafından âteşkedelerde okunur.  

Âteş-i Dâdgâh

Âteş-i Dâdgâh, Mezdiyesnâ inanışında üç ateş olarak bilinen (Âteş-i Behrâm, Âteş-i Âzerân ve Âteş-i Dâdgâh) grupta yer alan ateşlerden biridir. Zerdüşt inanışı bağlıları bu ateşi evlerinde yakarlar.  

Âteş-i Mûsâ

Musa’nın peygamberlikle görevlendirileceği anda yeşil bir ağaç üzerinde görmüş olduğu, kendisine kılavuzluk görevi de yapan ateş. Mecazî olarak: “sevgilinin dudağının kırmızılığı”, “üzüm suyu”, “üzüm şarabı” ve “kırmızı şarap” anlamlarında da kullanılır.    

“Hani Musa, ailesine şöyle demişti: Gerçekten ben bir ateş gördüm. (Gidip) size oradan bir haber getireceğim, yahut bir ateş parçası getireceğim, umarım ki ısınırsınız! Oraya geldiğinde şöyle seslenildi: Ateşin bulunduğu yerdeki ve çevresindekiler mübarek kılınmıştır! Alemlerin Rabbi olan Allah, eksikliklerden münezzeh-tir!” Neml (27), 7-8.

Musa’nın ateşini gel canımdan dinle benim,

O ateşten kıvılcımlarla dopdolu, canım benim.

İmâduddîn-i Nesîmî

Yanağı, Musa’nın ateşini gösteriyor.

Nefesi, İsa’nın mucizesini gösteriyor.

İmâduddîn-i Nesîmî

Musa, Safûrâ için istemektedir ateşi,

Çobanlığı da onun Safûrâ içindi derler.

Hâkânî-yi Şîrvânî

Hayat suyu çıkartırım ben, ateşinden Musa’nın;

Böyle bir mucize ve büyü görmedi kimse bir insandan!

Hâkânî-yi Şîrvânî

Aşk ve kavuşma ateşim sardığında beni, Musa gibi,

Tûr Dağı’na doğru gittim, ne mutlu, ne mutlu bana!

Mevlânâ Celâluddîn

Bir ağaç ve bir ateş gördüm, sevgilim diye çağırılıyordum;

Beni çağırıyor o ateş, yoksa İmrân’ın Musa’sı mıyım?!

Mevlânâ Celâluddîn

Güzel huyundan bir parça kattılar nefesine İsa’nın,

Yüzünün kandilindeki aydınlıktan yakarlar ateşini Musa’nın.

Fahruddîn-i Irâkî

Sevgiliden gönlüne kıvılcım sıçradı Musa’nın,

Şarabı ateş, kandili ağaç oldu.

Mahmûd-i Şebisterî

Âteş-i Tûr   

Musa Peygamber, Şuayb’ın yanında on yıl süreyle bulunduktan sonra kırk yaşına ulaşmıştı. Özlediği akrabalarını ve ülkesini görmek için Mısır’a doğru yola çıktı. Soğuk ve karanlık bir gecede yolu bulamayarak kayboldu. Beraberinde bulunan hanımının da doğum sancıları tuttu. Bu sıkıntılar içerisindeyken birden Tûr Dağı’ndan yükselen bir ateş gördü. Yanındakilere: “Siz burada bekleyin size o ateşten bir parça getireyim” dedi. Ateşe yaklaştığında sağ tarafındaki vadiden kendisine “Ey Mûsa! Alemlerin Rabbi Allah benim, ben!” diye bir çağrıda bulunuldu.  Olay Kur’ân’da şöyle aktarılır:  

“Musa süreyi bitirip ailesiyle yola çıkınca, Tûr tarafından bir ateş fark etti. Ailesine dedi ki: “Bekleyin, bir ateş fark ettim. Belki ondan size bir haber getiririm, belki bir ateş koru getiririm de ısınırsınız. Oraya vardığında o bereketli toprak parçasındaki vadinin sağ tarafından, bir ağaçtan şöyle seslenildi: “Ey Musa! Alemlerin Rabbi Allah benim, ben! “Asanı at!” Asanın çevik bir yılan gibi titreyip kıvrıldığını görünce gerisin geri döndü; arkaya bile bakmadı. “Geri dön ey Musa, korkma! Güven içinde olanlardan-sın.” Kasas (28), 29-31.

Şair gerçeği ve aydınlığı aramadaki şaşkınlığını ve hayretini karanlık geceyle karşılaştırır. Eymen Vadisi ve yoluyla da “seyr u sulûk”, “aşk yolu”, “ilahî kılavuz”, “buluşma randevusu”, “sevgiliye kavuşma” kastedilir. Gece karanlık ve Eymen Vadisi yolu önde, Tûr Dağı’nın ateşi ve sevgiliyle buluşma yeri ve zamanı ileride…   

Korkmasam da, yanmaktan ben asla,

Kelebek nerede? Tûr’un ateşi nerede?!

Ebû Saîd-i Ebu’l-hayr

Görmüşsün sen de uzaktan Tûr ateşini,

Sen de Tûr’da, bir küçük Musa’sın o zaman.

Ferîduddîn-i Attâr

Yüzünden sürekli nur dökülüyordu,

Mahallene, Tûr’dan ateş yağdığı gibi.

Seyf-i Ferğânî

Kaybolup gidiverdi, bu karanlık gecede önümdeki yol,

Çık bir köşeden de gel, ey yol gösteren yıldız.

Hâfız-i Şîrâzî

Kapkaranlık gece ve çöl. Nereye varılabilir?!

Yoluma kandil olmazsa, yüzünün ışığı senin.

Hâfız-i Şîrâzî

Yetişmezse imdadıma bir lambayla Tûr’un ateşi,

Ne çare bulurum karanlık gecesine Eymen Vadisi’nin

Hâfız-i Şîrâzî

Işığı, Musa yolunun Hızır’ı olan şarap,

Tûr’un ağacının kökünden alır ateşini.

Vahşî-yi Bâfkî

Ateş nefesli bülbülüyüm Sâib, ben alemin,

Kafes, sıcak nefesimden Tûr ağacı oluverdi.

Sâib-i Tebrîzî

Aşksızlıktan sönüp gitti, ömrümün baharı benim,

Yoksa Tûr ağacının ateşi gibi, ateş damlatırdım ben.

Sâib-i Tebrîzî

Yakma beni merhametsizlik ateşinde,

Bak arıyor Tûr’un ateşi beni mumla.

Sâib-i Tebrîzî

Âteş-i Urmuzd

Yesnâlarda; Âteş-i Urmuzd, imşâspendler ile birlikte övülenler arasında yer alır. Pehlevî dilinde yazılmış metinlerde de; Âteş-i Urmuzd/Âzer-i Urmuzd, kutsanan ve övülen nesneler arasında sayılır. Avestâ’da ateşin olağanüstü önemi ve özellikle Zerdüşt inanışındaki büyüklüğünden dolayı Âteş ya da Âzer, Ahura Mazda’nın oğlu olarak kabul edilmektedir. Yine Avestâ’da; ateşin beşli kategorizesindeki ateş türlerinden biri olan Âteş-i Spenşost, Ahura Mazda’nın huzurunda sürekli yanan parlak ateşin adıdır.  

Âzerrûz

Âzer, ateşten sorumlu meleğin adı, aynı zamanda Eski İran’da bir tanrı adıdır. Güneş takviminde her ayın 10. günü, bu tanrının adıyla bilinir. Bu gün, klasik Fars geleneğinde çok sevilen bir gündür. Bu günün gecesinde görülen rüyaların tamamı gerçek olarak hemen o gün çıkar. Farslar bugünün kolaylıklar sağlayan, uğurlu bir gün olduğunu söylerler. Söz konusu günde seyahate çıkmak da uğurlu sayılır. Bu günde seyahate çıkanlar bol kazançla döner, iyiliklerle karşılaşırlar. Bütün ihtiyaçları da, Tanrı tarafından karşılanır. Âzer günü, Ferverdîn, İsfend, Ordîbehişt, Mihr, Âbân, Âzer ve Hordâd aylarında daha da kutsanır. 10 Âzer de, “Âzerceşn” adıyla kutsanır ve törenlerle kutlanır.  Bu gün “Âzerhûş” adıyla da bilinir.